1984 yılındaki mülakatta Çingene, gayrimüslim, Alevi ve Kürt
oldu¬ğuna kanaat edilen adayların elendiğini daha sonraki yıllarda
Alevi olanların yerini küçükken Kur’an kursuna gitmiş olan öğrencilerin
aldığını belirten Pala, İmam-Hatip okullarından gelenlerin ise
kesinlikle elendiğini ama kendisine başka bir nedenle elen¬miş gibi
gösterildiğini aktarıyor.
Prof. Dr. İskender Pala yine içinde olduğu bir mülakat heyetindeki
subayın adayların yarısına ardı ardına; "Söyle bakalım, fosil nedir?",
"Haydi kafiyeli olsun, usul nedir?", "Peki gusül nedir?" sorularını
yönelttiğini belirterek bu ilginç testi şöyle yorumluyor;
“Aslında mülakatlarda sorulacak sorular için sistemler
geliştirilmiş, her şey standart¬lara bağlanmış gibiydi. Öğrenci adayına
sorulan sorulardan sonra hakkında kanaat oluşuyor ve mülakatı geçip
geçmediği daha kapıdan çıkmadan belli oluyordu. Her mülakat dönemin¬de,
pek azı yazılı olmakla birlikte, mülakat heyetlerine bazı uyarılarda
bulunulur ve kimlerin okula kabul edileceği söyle¬nirdi. Bu uyarılar
Deniz Kuvvetleri’nin bir personel politikası olmaktan öte o dönemde
yetkili komutanların bakış açılarına göre düzenlenmiş de olurdu.
Zannederim bir okul komutanı da pekâlâ mülakat heyetine sözlü emirler
vererek prensipler koyabilirdi. Bu tür uygulamalar, mülakat
heyetlerindeki rütbeli kişilerin de kendi standartlarını
oluşturmalarına yol açıyordu elbette. Söz gelimi benim bulunduğum
heyette bir subay öğrencilerin neredeyse yarısına şu soruları sırasıyla
ve hiç değiştirmeden sorardı.
"Söyle bakalım, fosil nedir?"
“…”
"Haydi kafiyeli olsun, usul nedir?"
“…”
"Peki gusül nedir?"
“…”
13-14
yaşında bir öğrenci adayı dersini çalıştığı için fosil'in bilimsel
tanımını yapabiliyor, kelime bilgisi olarak da usul'ün "yol, yöntem"
olduğunu biliyordu. Ama iş "gusül"e gelince he¬men hepsi afallıyor,
kızarıp bozarıyordu. Guslün ne olduğunu bilmeyenler boynunu büküyor,
bilenler de böyle bir soruya cevap verip vermemekte tereddüt ediyordu.
Sonuçta guslün ne olduğunu bilenler ile bilmeyenler arasındaki tercih
size kalmıştı.” (İki Darbe Arasında / s.50-51)
YAZ KUR'AN KURSU ELEMESİ
Mülakatlarda
“Yaz tatilinde ne yapıyorsun?” şeklindeki soruya “Yaz Kur’an kursuna”
gittikleri yönünde cevap veren adayların direk olarak elendiklerini
aktaran Pala, devletin resmi ideolojisine göre mülakat heyetlerinin de
öğrencileri sınıflandırmasına dikkat çekiyor:
“Pek çok
öğrenci adayı taşradan geliyor, köy ve kasaba ço¬cuğu oluyordu. Hepsi
de masum, istikbalini kurtarmaya çalı¬şan zeki çocuklar. "Yaz tatilinde
ne yapıyorsun?" sorusuna hepsi dosdoğru cevap veriyor. Ne yaptığını
anlatıyor, bu arada yaz Kur’an kursuna gidenler de bunu söylemekte bir
beis görmüyorlardı. Anadolu’da o yıllarda gelenek halini almış olan
Kur’an kursları iki yıl sonra ideolojik bakış açısıyla
değerlendirilmeye ve Kur’an kursuna giden öğrenciler kendilerine asla
bildirilmeyen kursa gitme nedeniyle elenmeye başlandılar. Oysa elenen
öğrencilerin çoğu sırf adet yerini bulsun, arkadaşlarım gidiyor ben de
gideyim diye cami hocalarına yol uğratmış gençlerdi.